Pervazdaki ah
Bana hep “Hatırlıyor musun?” diye soruyordun TutBeni ağacı. Oysa ben unutulmaktan korkuyordum en çok. Sonra uzun uzun baktın bana yukarıdan, sessiz, sakin, öylesine… Ne ilgilisi varsa, durup dururken ölümü sordun. O anda sadece iki sözcük geldi aklıma, ne ilgisi varsa. Hatırlamak ve unutmak.
“Sessiz bir iç çekiştir ses, belki de ” dedin. “Sadece beklemek midir yani zaman?” diye sordum bunun üzerine. “Sözler unutulur, zaten hiç yaşamadılar. Hatırlamak, yalancı bir palyaçodur, afişlerde kalan. Unutulmaksa, esir bir çingene güzeli” dedin, ne ilgisi varsa. Kocaman bir tirad attım bunun üzerine sana TutBeni, hatırlıyor musun; “Her çember” dedim, “yalnızca kırıldığında sağlamlaşır. Kırık bir çemberse, sadece öksüz bir çocuğa yakışır. Camda yalın bir suret kalır sadece, pervazdaysa ah’larla başlayan sözcükler…”
Bilirsin TutBeni, senin de altında yaşadağın bu göğün, sadece tek bir bulutu yalnız kalsa bile, yağmurlar sessiz yağar. Sokaklar aniden ıslanır, aniden hatıralar basar dörtbir yanı. Yine de her sabah yeni bir güneş doğar, tüm tazeliğiyle. Karanlık bitti sanarsın… Unutma TutBeni, yakaya takılan her nar çiçeği için, sümbülteber intikam alır. Gerçi bilirsin ya, cam kenarındaki her yolcu için beyaz kum zakkumları zehrini boşa akıtır, belki o yüzdendir hep koridor tarafını seçmem…
Durup dururken bana ölümü sordun TutBeni. Belki de hatırlamak istediklerin geldi aklına. Senin hatırlamak istediklerin, aslında benim unutamadıklarım TutBeni…
Ne kadar çok şey söylendi ölüm için değil mi TutBeni?
Oysa, kansız bir ölüm neyi anlatır ki?