nöbet

Posted in Uncategorized on Ağustos 6, 2008 by su

daha az seviyorum seni.. giderek daha az.. unutur gibi seviyorum.. azala azala.. aramızdaki uzaklığın karanlığında..geceler kısalıp.. gündüzler uzuyor öyle olunca.. daha az seviyorum seni.. kendini iyileştiren bir yara gibi.. daha az.. ve zamanla..sen geceyi tutuyorsun.. ben nöbetini.. uzak dağ kışlalarında.. görmüyoruz birbirimizi.. usul usul sis iniyor.. kopmuş yollara.. ışığı hafif.. uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin.. bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda.. sevgilim  yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin.. nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da.. artık daha az seviyorum seni.. unutur gibi.. ölür gibi daha az.. yeniden ödetiyorum kendime onca aşkın öğretemediğini.. kolay değildi.. yalnızca sevgilimi değil.. evladımı da kaybettim ben.. kaç acı birden imtihan etti beni.. bir tek gece vardır insanın hayatında.. ömür boyu sürer nöbeti.. bu da öyleydi.. iyi ol.. sağ ol.. uzak ol.. ama bir daha görme beni..

M.M.

dök beni

Posted in dökülüşler, sayıklamalar on Temmuz 9, 2008 by su

Keşke TutBenim, keşke dökülebilsem dallarından… Keşke, dahil olduğun o tuhaf maviyle yeşilin uzağından, suyun, toprağın bulanıklığına dökülebilsem umarsız…

Ne çok sevdim gölgende… Ah bir dökebilsem…

Ayn-ül hayat

Posted in sayıklamalar on Haziran 25, 2008 by su

Görmek TutBeni, ne tuhaf şey değil mi? Hayır, bakmaktan bahsetmiyorum. Görmek, görerek farketmek ve kabul etmek, tarifsiz bir sûkun ve şükranla…

Algının en oyuncaklısı, her dilde kendine ait en çok sıfat barındıran yüklem “görmek”.

Az düşünmedim ayn ve ayna kelimelerinin birbirleriyle kurdukları işveli ilişkiyi. Ama sanırım ilk defa tanık oldum; ilk defa aynadaki suretimi olduğu gibi bir gözde gördüm…

Neydi o öykü TutBeni; hani kahinler tüm masalı aynalarında gördükten sonra kör oluyorlardı? Yanıyordu hani, hafsalaları, bir daha başka bir şey görmek umurlarında dahi olmuyordu hani? Perdesi aralanan an’ın gözbebeklerini yakması gibi. O’nun aynasından kendimi gördüğümde yandı, sırı döküldü benim aynamın.

Senin gölgende alacalanmış bir suretle, kifayetsiz kalışına tanık oldum yeryüzünün. Ve bir gözden diğerine akmak neymiş minnetle öğrendim.

Gözlerimin en kör yanıyla bile görürüm demiştim ya seni TutBenim, gözler kimin umrunda, ben seni yeryüzünün tüm aynalarının sır’ında gördüm. Ki sen hep oradaydın, iyi ki…

“ayn şın kaf”

ne öksüz ne yetim

Posted in dökülüşler on Haziran 23, 2008 by ortasindabitiverenduba

öksüz ve yetimlikten arınmanı da seviyorum Tutbeni, sen başka türlüsün, ne öksüz ne yetim, başka türlü…

med cezir

Posted in sayıklamalar on Haziran 5, 2008 by su

İçinden geçen rüzgarları hiç düşündün mü TutBeni? İçine yaslanmış, ilmek ilmek işlenmiş kabullenişlerin kabuklarını kaldıran rüzgarlara hiç gönül düşürdün mü?

Bana neler oluyor peki TutBeni? Sahi sen tutmak için uzandığında da kayıyorsam ellerinden… Nicedir bana bu olanlar neyin alametleri dersin?

Yol yordam bulmak, öğrenmek için saptığım her sokak hep aynı yere çıkıyor sanki TutBenim. Sanki ne sokak var aslında, ne sapaklar. Bir gece karanlığında -düşün ki ay alacası bile yok- asfaltın bitip tükenmez soluk şeritlerini takip ediyorum sanki, umarsız ve içten bir kabulle belki de…

Bellek mi dedin TutBenim? Bendeki daha çok belleyememek. Yok yani bir pahası, biriktirir sadece, bilinçsizce…

devrik iç döküş

Posted in dökülüşler on Mayıs 27, 2008 by ortasindabitiverenduba

kızmıyorsun değil mi böyle istediğim zaman gelmelerime? her an ayni olmuyor ki insan Tutbenicim. kapılıveriyor bazen unutarak bilinçli bilinçsiz ararken mana nefes alışına. çogu zaman, nefes alıyorsam diyor; sabah işe gidip aksam dönmek için değil, başka türlü bir şey olmalı. hep bir mana arıyor farkına vardığı her anda soluğunun.

aramayabilirdi de aslinda bir şekilde kendini senin altında bulmasa çırılçıplak, orda uyanmasa olup bitene, tatmasa o hazzı dudaklarında aynı dertten muzdarip sevdiceğin, gormeseydi gozlerinde, kadeh kaldirışında, kendini bırakışında, uzanışında tüm sıcaklığıyla.

tüm bunlara sebep sensin demiyorum, o’nu da, beni de altına getiren bir şey hep vardı, sen hep ordaydın, bekliyordun bilge duruşunla, bizi, diğerlerini. zaten işin de bu değil mi Tutbenicim? tamam bu iş değil, affet, amaç, varoluş sebebi diyeyim.

sadece orda durduğunu sanmak da seni ilk seferinde kavrayamamanın bir çeşit sanrısından başka bir şey değil biliyorum. artık, sonradan. sessiz sessiz bağırıyorsun aslında kimseyi rahatsız etmeden, sadece isteyenler, hazır olanlar duysun diye. ” ne kadar insana anlatırsanız, hissettirirseniz, yaşatırsanız beni, o kadar gerçeğim, o kadar gerçeksiniz, ama günün ilk ışıklarıyla unutmadan.”

teşekkür ederim tüm sevgimle…

sorma

Posted in sayıklamalar on Mayıs 19, 2008 by su

Kan gibiydi.

Kırmızı, derin, yoğun ve akıcı. Durmaksızın; en başından beri, damarlarında dolaşıyordu. Onsuz hayat yaşanmazdı işte. Oysa bir kadın; her ay, içini kanla beraber dökerdi. Kanla beraber, içinden her seferinde doğamayacak hayatlar dökerdi, güya tazelenmek, yenilenmek adına.

Demir kokardı kan, havayla her karıştığında. Demir gibi sertti ve demir kadar çabuk paslanırdı.

Kadının tek bildiği, (kadın ya; o yüzden sonsuz ama hep eksik bir vajinaydı aslında, başka hiçbir şey değil) demirin paslanabilirliğiydi. Ve pas; kadının her seferinde kasıklarından akan kanın, adını koyamadığı/koymayı beceremediği kısırlığı demekti.

Bir kadın, kaç kere havadaki demir pası olmak ister ki?

Bir kadın, kaç kere damarlarındaki bütün kan akarken kendini bırakıp, hiçliğe akma cüretini gösterebilirdi ki?

k i

Posted in sayıklamalar on Mayıs 15, 2008 by su

“Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza.”

bir nedeni yok, yalnızca öptüm

Göz yangını

Posted in sayıklamalar on Mayıs 10, 2008 by su

“Her şey kendiyle çoğalır” diye bir şarkı sözü var İlhan İrem’in TutBeni, hatırlıyor musun? Kısacık bir boşluğumdan yakaladı işte o cümle beni yine, tüm anlamsızlığına rağmen melodinin. Gözlerim yanıyor. Göz yangınını bilir misin TutBeni? İnsanın gözleri neden yanar, bilir misin? Göz yangını hiç sönmezmiş, biliyor muydun?

Bir tuhaf sisin içinden yürüyorum TutBeni. Neşeme puslar bırakan bir sisin içinden. Yürümek de denemez ya buna, sendeliyorum, yol almaya çalışıyorum. Yavaş yavaş yanıyor gözlerim işte. Bu yangın usul usul ele geçiriyor gözlerimi. Olsun, gözlerimin en kör yanıyla da görürüm ben seni TutBeni.

Solgun bir ışığın hemen her şeyin çizgilerini sağlam hatlarla belirginleştirdiği, biçimleri keskinleştirerek saydamlaştırdığı manzarada çevresine bakınıp dururken, bir yandan da yıllardır bu küçük kasabada yaşayan adamın burada ne bulduğunu anlamaya çalışıyordu. Virajlı dağ yollarının ortasında birdenbire beliriveren bu daracık sokaklar, insana bir gardırobun içerisinde sıkışıp kalmışlık hissini veriyordu. Kasabanın bu kendi halinde ve sıkışık profili, başlangıçta ilginç gelse de, bir süre sonra o dar sokakların insanın üstüne üstüne gelmemesi imkansızdı sanki. Kim bilir, buna da alışılıyordu demek. Bu kuşatılmışlıktan belki kasabanın sabah ve akşam güneşinin yumuşak dokunuşlarını yakalayamadığını düşünmüştü kendi kendine. Peki bu kasabanın kendine özgü iklimi, duruşu adamın daha huzurlu hissetmesine yarıyor, içini yatıştırabiliyor muydu; bunu ona doğrudan sormanın bir yolu olabilir miydi peki? Sanmıyordu. O, duygularını başkalarıyla konuşabilen, içini göstermekten çekinmeyen insanlardan değildi. Her zaman onun verdiği kadarıyla yetinmenin zorundalığını da sevmişti zaten.

yola cikmak

Posted in Uncategorized on Mayıs 10, 2008 by ortasindabitiverenduba

bir insandan, bir sarkidan, bir kitaptan, bir filmden, bir oyundan, bir bakistan, bir cumleden ve bir agactan yola cikmak kendin disinda ama kendinle, ne garip, aslinda ne tembellik surekli hale gelirse.

surekli birini, etkili bir sarkiyi, hemen bitiriverilen bir kitabi, sonunda agizda bir tat birakan bir filmi, ayakta alkislanan bir oyunu, ”hmm” diye dusunduren bir cumleyi, altinda ”an”lar gecirilen bir agaci beklemek cikis noktasi olarak, isik olarak.

beklenmek, isik olmak bir sonraki asama belki de hic ulasilamayacak ha, ne dersin? Tutbeni’cim.

gulme Tutbeni, biliyorsun pazarliksiz sevdigimi, ama yine de sorguladigimi kendimi yine pazarliksiz. pazarlik dedigimiz bir cikar gutmez mi dogrudan gudumlenmis? bu oyle degil biliyorsun, bu tum icten pazarliklarin ustune cikma, kacma cabasi bozulmamis/kirlenmemis kuytulara…

bu siradan bir roman karakterine -evet kahramanina degil- asik olabilme safligina erisebilme umudu…

farkindayim yine geveledigimin boluk porcuk… ama biliyorum deli diye yaftalamayacagini, ya da gundelik hayatta kac kere ” yaftalamak” fiilini kullandigimi sorgulamayacagini ya da yine bir cesit oyun oynadigimi yuzume vurmayacagini yazarken…

seni seviyorum.